Said'e göre Kur’an’daki bazı ayetler Risale-i Nur'u işaret ediyormuş

Seyh Said
Seyh Said


Said-i Nursi, Kur’an’daki bazı ayetlerin kendi eserlerine işaret ettiğini söyler. Ebced ve cifr hesabıyla ayetlerden kendi eserleri lehine yorum çıkarmak aslında büyük bir tehlikeye işarettir. ‘Hz. Kur’an-ı Azimüşşan, sanki indirilen son kitap değil de, başka bir kitabı müjdeleyecektir.’ manası çıkmaktadır. İşte birkaç misal:

“Bizi doğru yola ilet. Nimet verdiğin kimselerin yoluna (...)"[1]

“Ve müteaddit âyat-ı Kur'âniyede Sırât-ı Müstakîm kelimesi, bir mâna-yı remziyle Risalet-in-Nur’a mânaca ve cifirce îma etmesi remze yakın bir îma ile Risalet-in-Nur şâkirdlerinin tâifesi, âhirzamanda o tâife-i kübra-i a’zamın ahirlerinde bir hizb-i makbul olacağını işaret eder diye def'aten birden ihtar edildi.”[2]

"Elif, lâm, mîm. İşte bu Kitap, kendisinde şüphe yoktur; Allah’tan sakınanlar için bir rehberdir."[3]

“el-Kitâbu lâ raybe fîhi huden lilmuttekīn = Risale-i Nur’un mebde-i intişarı 1922-1921”[4]
"(Melekler de) demişlerdi ki: '(Rabbimiz!) Seni tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz (her şeyi) bilen, hâkim olan ancak sensin." (Sure-i Bakara/32)

“Lâ ‘ilme lenâ illâ mâ ‘allemtenâ = 974 Risâletu’n-Nûr = Aslı ile, yani lam-ı tarifle 976”[5]
"Rabbimiz, onlara kendi içlerinden, senin ayetlerini kendilerine okuyacak, onlara Kitabı ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir elçi gönder! Her zaman üstün gelen, her şeyi yerli yerince yapan yalnız sensin, sen!"[6]

“Meâl-i icmalîsi der ki: "Kur'an ve hikmet-i kudsiyeyi size bildiriyor. Sizi mânevî kirlerden temizlendiriyor." Bu âyetin küllî ve umumî mânasında Risale-in-Nur kasdî bir surette dahil olduğuna iki kuvvetli emâre var. (...) Âyetin makam-ı cifrîsi bin üçyüz iki ederek Risale-i Nur müellifinin Kur'an dersini aldığı tarihe tam tamına tevafuk ile remzen Kur'anın bâhir bir bürhanı olan Resâilin-Nur’a bakar.”[7]

"Nitekim kendi içinizden, size ayetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size Kitabı ve hikmeti ve bilmediklerinizi öğreten bir Elçi gönderdik."[8]


“Bu âyetin külli ve umumî mânasında Risale-i Nur kasdî bir surette dâhil olduğuna iki kuvvetli emâre var. (...)”[9]


“Kemâ erselnâ fîkum rasûlen minkum = 998-948 Risâletu’n-Nûr = 998-948”[10]

"Dinde zorlama yoktur. Hak yol, batıl yoldan ayrılmıştır. Tağutu inkâr eden ve Allah’a inanan, kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuş olur. Allah işitendir, bilendir."[11]

Başta "lâ ikrâhe fi’d-dîni kad tebeyyene’r-rüşdü" cümlesi, makam-ı cifrî ve ebcedî ile bin üçyüz elli (1350) tarihine parmak basar ve mânâ-yı işârî ile der: Gerçi o tarihte, dini dünyadan tefrik ile dinde ikraha ve icbara ve mücâhede-i dîniyeye ve din için silâhla cihada muarız olan hürriyet-i vicdan, hükümetlerde bir kanun-u esasî, bir düstur-u siyasî oluyor ve hükümet, "Lâik Cumhuriyet"e döner. Fakat ona mukabil mânevî bir cihad-ı dinî, îman-ı tahkikî kılıncıyla olacak. Çünki, dindeki rüşd-ü irşad ve hak ve hakikatı gözlere gösterecek derecede kuvvetli bürhanları izhar edip tebyîn ve tebeyyün eden bir nur Kur'an’dan çıkacak diye haber verip bir lem'a-i i’caz gösterir.

Hem, tâ "hâlidûn" kelimesine kadar Risale-i Nur’daki bütün muvazenelerin aslı, menbaı olarak aynen o muvazeneler gibi bir emâredir ki, o tarihte bulunan cihad-ı mânevî mübarezesinde büyük bir kahraman; Nur namında Risale-i Nur’dur ki, dinde bulunan yüzer tılsımları keşfeden onun mânevî elmas kılıncı, maddî kılınçlara ihtiyaç bırakmıyor.[12]
“(Bu ayet) makam-ı cifrî ve ebcedî hesabiyle Risalet-ün-Nur’un tahakkukuna ve tekemmülüne ve parlak fütuhatına mânen ve cifren tam tamına tetâbuku bir emâredir ki, Risaletu’n-Nur bu asırda, bu tarihte bir "Urvetül-Vuska"dır. Yâni, çok muhkem, kopmaz bir zincir ve bir  "Hablullah"dır. "Ona elini atan yapışan necat bulur." diye mana-yı remziyle haber verir.”[13]

            “Risale-i Nur ise, iman-ı Billâhın Kur'ânî bürhanlarından bu zamanda en nuranîsi ve en kuvvetlisi olduğu tahakkuk ettiğinden, bu "Urvetül-Vüska" külliyetinde hususî dâhil olduğuna te'yiden makam-ı cifrîsi bin üçyüz kırkyedi ederek Risaletün- Nur intişarının fevkalâde parlaması tarihine tam tamına tevafukla bakar. Ve bu ondördüncü asırda Kur'anın i’caz-ı mânevisinden neş'et eden bir urvet-ül-vüska ve zulümattan nura çıkaracak bir vesile-i nuraniye Risale-in-Nur olduğunu remzen bildirir.”[14]

            "Allah, inananların dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin dostları da tağuttur. (O ise) onları aydınlıktan karanlıklara çıkarır. Onlar ateş halkıdır, orada ebedî kalacaklardır.”[15]

            “Makam-ı cifrî ve ebcedî hesabiyle Risalet’ün-Nur’un ismine tam tamına tetâbuk eder.  "Allâhu veliyyullezîne âmenû" cümlesi hem mâna, hem cifr ile Risalet’ün-Nur’a bir remzi var. Şöyle ki: Bu nüktenin bâki kısmı şimdilik yazdırılmadığının sebebi, bir derece dünyaya, siyâsete temasıdır. Biz de bakmaktan memnuuz.”[16]

            "(Ey Muhammed!) Onları hidayete erdirmek, senin üzerine borç değildir; fakat Allah, dilediği kimseye hidayet eder. (...)"[17]

“Velâkinnallâhe yehdî men yeşâu = 598, Risâle-i Nûr = 598”[18]

“Allah katında din, şüphesiz İslâm’dır. Kendilerine kitap verilenler, ancak kendilerine ilim geldikten sonra, sırf aralarındaki kıskançlık sebebiyle ihtilâfa düşmüşlerdir. Allah’ın ayetlerini inkâr eden bilsin ki, Allah hesabı çabuk görendir Eğer seninle münakaşaya girerlerse, (onlara) de ki: 'Ben, bana tâbi olanlarla birlikte Allah’a teslim oldum.' Kendilerine kitap verilenlere ve ümmîlere (cahil müşriklere) de de ki: 'Siz de (Allah’a) teslim oldunuz mu?' Eğer teslim olmuşlarsa (İslâm’a girmişlerse), gerçekten doğru yolu bulmuşlardır. Yok yüz çevirirlerse, sana düşen duyurup bildirme (tebliğ)dir. Allah, kulları hakkıyla görendir."[19]
“İnne’d-Dîne ‘indallâhi’l-İslâm = 549; Resâili’n-Nûr = 548, lam-ı târifsiz 549 [20]
"Ey insanlar! Size Rabbinizden bir burhan (açık ve kesin bir delil) geldi ve size apaçık bir nur indirdik."[21]

            “O kudsî bürhan-ı İlâhînin bu zamanda parlak ve kuvvetli bir bürhanı olan Resailin- Nur’a dahi ikinci cümlesi olan: "enzelnâ ileykum nûran mubînen" adedi, iki tenvin vakıfta iki "elif" sayılmak cihetiyle beşyüz doksansekiz ederek aynen tam tamına Resail-in-Nur’a ve Risale-in Nur adedine tevafuk ile o semavî bürhan-ı kudsînin yerde bir bürhanı, Resâil-in-Nur olduğunu remzen haber veriyor.”[22]

            "Ölüyken dirilttiğimiz, insanlar arasında kendisiyle yürüyeceği bir nur verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan çıkmayan kimse gibi olur mu? İşte, kâfirlere yapmış oldukları şeyler böyle cazip gösterilmiştir."[23]

            “Bu âyetin remzi lâtifdir. Çünkü hem kuvvetli münâsebet-i mâneviye ile, hem cifirle efrad-ı kesiresi içinde hususî bir surette Risale-i Nur ve müellifine bakıyor. Şöyle ki, "meyten" kelimesi tenvin "nun" sayılmak cihetiyle beşyüz ederek "Said-ün- Nursî" adedi olan beşyüze tevafukla, işaret ediyor ki, "Said-ün-Nursî dahi meyyit hükmünde idi. Risalet-ün-Nur ile ihya edildi, onunla hayat buldu." Evet "eve men kâne meyten feahyeynâhu ve ce‘alnâ lehû nûran" deki tenvin "nun"durlar. Bin üçyüz otuzdört eder ki, o aynı zamanda (Arabî tarihle) Said umumî harpte maddî ve dehşetli bir mevtten dahi hârika bir tarzda kurtulması ve felsefe ve gafletten gelen mânevî ve şiddetli bir ölümden necat bulması ve Kur'an’ın âb-ı hayatiyle taze bir hayata girmesi tarihidir. Bu tevafuk-u mânevî ve muvafakat-ı cifriye delâlet derecesinde bir işarettir. Hem (...) bin ikiyüz doksandört eder ki, velâdetinin ve hayatının birinci senesidir. Demek bu cümle ile hayat-ı maddiyesine, evvelki cümle ile de hayat-ı mâneviyesine işâret eder.

Elhâsıl: Bu âyet müteaddit ve çok tabakalarından bir işarî tabakadan hem Risaletün- Nur’a, hem müellifine, hem bu ondördüncü asrın ibtidasına, hem ibtidasındaki Risalet-ün-Nur’un mebde’ine remzen, belki işâreten, belki delâleten bakar. (...) Bu âyette işaret ve beşaret-i Kur'aniyede ifade eder ki; Risale-i Nur dairesi içine girenler tehlikede olan îmanlarını kurtarıyorlar ve îmanla kabre giriyorlar ve cennete gidecekler diye müjde veriyor.”[24]

"Hatırlayın; hani siz sayıca azdınız ve yeryüzünde zayıf olup, insanların sizi yakalayıp tutmasından korkuyordunuz. İşte o, şükredesiniz diye sizi barındırdı, sizi yardımıyla destekledi ve size temiz şeylerden rızklar verdi."[25]

“İz entum kalîlun = 1362, Denizli cihad-ı ekberi = 1362”[26]

Fe âvâkum ve eyyedekum binasrihî = 598, Resâili’n-Nûr = 598”[27]

"Eğer yüz çevirirlerse, de ki: 'Allah bana yeter. Ondan başka ilâh yoktur. O, büyük arşın Rabbidir.'”[28]

“Makam-ı cifrîsi şeddeli "lâm"lar birer "lâm" şeddeli "kâf" bir "kâf" sayılmak cihetiyle bin üçyüz yirmidokuz ederek, harb-i umumînin başlangıcı zamanında Resail-in- Nur’un başlangıcı olan İşarat-ül-İ’caz tefsirinin tarih-i te'lifine tam tamına tevafuk eder.”[29]

"İsyan edenler cehennemdedirler. Orada, onların (ıstıraptan ileri gelen) ağlayışlı bir nefes alıp verişleri vardır."[30]

“Bu âyet dahi, Risale-i Nur’un muarızlarına ve düşmanlarına ve onların cereyanlarının mebdeine ve faaliyet devresine ve müntehasına cifir ile tevafuk ile işaret eder.”[31]

"Öyleyse emrolunduğun gibi doğru ol; (sen de) ve seninle beraber tövbe edenler de (hep doğru olun), aşırı gitmeyin! Zira o, yaptıklarınızı görmektedir."[32]

“Makam-ı cifrîsi bin üçyüz üç ederek... hem "Sûre-i Şûrâ"nın ikinci sahifesinde "vestekim kemâ umirte" ise, bin üçyüz dokuz ederek o tarihte umum muhatapları içinde birisine hususan Kur'an hesabına iltifat edip istikâmetle emreder ki, birinci tarih ise, Resâil-in-Nur müellifinin Risale-i Nur’u netice veren ulûmun tahsiline başladığı tarihtir. Ve ikinci âyetin tarihi ise, o müellifin hârika bir surette pek az bir zamanda ilimce tekamül etmesi, tahsilden tedrise başladığı ve üç ayda ve bir kış içinde onbeş senede medresece okunan yüz kitaptan ziyade okuduğu ve o zamanın o mühitte en meşhur ulemasının yanında o üç ayın mahsulü onbeş senesinin mahsulü kadar netice verdiği çok mükerrer imtihanlarla ve hangi ilimden olursa olsun her suale karşı cevab-ı savab vermekle isbat ettiği aynı tarihe tam tamına tevafukla remzen Risale-i Nur’un istikâmetine bir işarettir.”

“(...) fâ-yı atf hariç olarak "istekim kemâ umirte" makam-ı ebcedîsi bin üçyüz ikidir. Demek "istekim" deki emr-i has içinde bulunan hitâb-ı âmmın hadsiz müstakim efradları içinde, o bin üçyüz iki tarihinde bir ferdin bir cihette istikamet emrinin imtisali bir hususiyet kazanacak. Demek ondördüncü asırda Kur'an’dan iktibas edip, istikametsiz sakim yollar içinde sırat-ı müstakîmi gösterecek asârı neşreden bir adamı, o hadsiz efrad içinde dahil ediyor.

(...) o ni’mete bir şükür olarak derim ki; O bin üçyüz iki (1302) tarihi ise, -arabî tarih itibariyle olsa- Kur'an okumaya başladığım aynı tarihe tevafuk eder. Ve –rumî tarihi hesabiyle- ilme başladığım tarihe tevafuk eder. Öyle ise, o îma edilen ferd olabiliriz.”[33]

"Biz, her elçiyi kendi kavminin diliyle gönderdik ki, onlara (emredildikleri şeyleri) açıklasın. Allah dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola iletir. O, azizdir, hikmet sahibidir."[34]

“Hattâ dördüncü âyette Risale-i Nur’un Türkçe olmasını tahsin eder. (...)

Makam-ı cifrîsiyle ve baştaki âyetin işaretleri karinesiyle, risalet ve nübüvvetin her asırda verâset naibleri, vekilleri bulunmak kaidesiyle, bir mâna-yı remzî cihetinde vazife-i irsiyetini yapan Risale-i Nur’u, efradı içine hususî bir iltifatla dâhil edip lisan-ı Kur'an olan Arabî olmayarak Türkçe olmasını takdir ediyor.”[35]

"Görmedin mi Allah nasıl bir benzetme yaptı: Güzel söz, kökü yerde sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir."[36]

"Kelimeten tayyibeten" kelimesi (tenvinler sayılır, şedde sayılmaz) bin onbirdir. (1011) Risalet-ün-Nur’iyyenin makamına üç farkla tevafuku ve "kelimeten tayyibeten" mübarek, güzel söz mâ’nasıyla Risalet-ün-Nur’un güzel sözlerine tetabuku "keşeceratin tayyibetin" şedde ve tenvinler sayılmazsa bin üçyüz kırkdört (1344) ederek tam tamına Risalet-ün-Nur’un zuhur ve intişarına ve yükselmesinin tarihine muvafakatı ve mâ’naca bir îma, belki bir remz, belki bir işarettir ki, kelimat-ı tayyibe olan Risalet-ün-Nur’un güzel sözleri bu âyetin bu asırda bir medar-ı nazarıdır.”[37]

"(...) De ki: Rabbimi tenzih ederim. Ben, elçi olan bir insandan başka neyim?"[38]

“Kul subhâne rabbî hel kuntu illâ beşeran rasûlen = 1879, Sevgilimizin (Said Nursî’nin) besmele-i hayatı 1879”[39]

"Orada, katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve tarafımızdan kendisine bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan birini bulmuşlardı."[40]

Ve ‘allemnâhu min ledunnâ ‘ilmen = 598, Resâili’n-Nûr = 598”[41]
"Şehrin öbür yakasından bir adam koşarak gelip dedi ki: 'Ey Musa, ileri gelen bazı kimseler, seni öldürme konusunda aralarında görüşmektedirler! Hemen çık; gerçekten ben, sana öğüt verenlerdenim.'"[42]
“Ve câe min aksa’l-Medîneti raculun yes'â kāle = Nur tercümanına aksâ-yı şarktan, Rus esaretinden firar edip İstanbul’a gelmesi tarihidir.”

"(Bu) Kitabın indirilmesi, aziz ve hikmet sahibi Allah tarafındandır."[43]

Hem Sûre-i Zümer, hem Sûre-i Câsiye, hem Sûre-i Ahkaf’ın başlarında bulunan bu âyetler dahi yirmiikincideki âyetler gibi Risalet-ün-Nur’un ismine ve zâtına, hem te'lif ve intişarına bir mâna-yı remziyle bakıyorlar.”[44]

"Allah’a davet eden, salih amel işleyen ve 'Ben Müslümanım' diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır?"[45]

“Makam-ı cifrîsi (...) olmak üzere bin üçyüz yirmisekiz eder ki: O müthiş tarihte bir tâife ayağa kalkıp Cenab-ı Hakk’a halkı da’vet edeceğine işâret eder ki; o tarihte böyle bir da’vet ve Kur'an’ın tahsinine lâyık olacak güzel söz ise şimdilik Sözler namındaki Risâle-i Nur’un da’vet edici cüzleri başta görünüyor. "ahsenu kavlen" kelime-i kudsiyesinin tarihçesi daha ziyade güzel sözlü kim olabilir der. Demek birisi o tarihte gâyet güzel sözleriyle çıkacak. Sözlerin güzelliğiyle halkı teshir edecek. Bu hassa ise, bu zamanda Risâle-i Nur’un Sözler namında belâgatça ve hüsn-ü cemâlce ve te'sir ve teshîrce yüksek bir mertebede bulunan kelimâtları ve kuvvetli sözlerinde bulunur. Demek bu âyet mâna-yı işarisiyle de Risâle-i Nur’u tahsin eder.”[46]

"Ey iman edenler, seslerinizi Peygamber’in sesi üzerine yükseltmeyin! Farkına varmadan amellerinizin boşa gitmemesi için, birbirinize karşı bağırarak konuştuğunuz gibi, Peygamber’e karşı da bağırarak konuşmayın!”[47]

"Savti’n-Nebiyyi" 599, "Resâili’n-Nûri" 599’dur. Bu ayet-i kerimeye göre, Risale-i Nur’un sadâ-yı Muhammed (a.s.m.)’dan başka bir şey olmadığı ve sair her nev'i beyanların onun fevkine yükseltilmemesi ihtar olunmaktadır.”[48]

"Müşrikler hoş görmemesine karşın, dinini, bütün dinlere üstün kılmak için, Resulünü hidayetle ve hak dinle gönderen odur."[49]

“(...) bi’l-Hudâ ve Dîni’l-Hakki = 359, Sa‘îd Bedî‘u’z-Zaman = 359” [50]

"Ey örtüsüne bürünen!"[51]

“Yâ eyyuhe’l-Muzzemmil = 233, Kürdî = 234[52]

Şaşılacak iş ki, beş vakit namazın kaçar rekât olduğunu Kur’an’da bulunmazken, Said-i Nursî, kendi adını, doğum tarihini, risalelerine olan işaretleri bulabilmiştir. Ayrıca zekâsının fevkaladeliğinden bahsedilen Said-i Nursî, başladığı hafızlığı tamamlayamaması da hayret vericidir. Ayrıca Hz.Ali (r.a.)’nin sözlerinde de kendine işaretler bulan Said-i Nursî, bakın neler yazmıştır:

“(...) İmam-ı Ali (r.a.) Kaside-i Celcelûtiyesinde sarahat derecesinde Risale-in- Nur’a bakmış ve ona işaret ederek demiş (...)”[53]

“Hazret-i Ali (r.a.) Ercüze’sinde ve Gavs-ı A’zam (r.a..) Kasidesinde Resaili’n- Nur’a kerametkârane işaret ettikleri vakit (...)”[54]

“Hz. Ali İbn-i Ebu Talib Keramullahü vechehü ihbarat-ı gaybiyeye ait şu kasidesinin bir kısmında Risale-i Nur şakirdlerine bilhassa baktığına müteaddit emareler var. O da Gavs-ı Geylanî gibi Risale-i Nur’un makbuliyetini imza ediyor ve alkışlıyor.[55]

“İmam-ı Ali (r.a.) bir def'a "ekıd kevkebî" fıkrasiyle âhir zamanda Risale-i Nur’u dua ile Allahtan niyaz eder, ister ve bidayette oniki risaleden ibaret bulunduğundan, yalnız oniki Risalesine işaret ediyor. İkinci def'ada "tükādü Sirâcü’n-Nûri" fıkrasiyle daha sarih bir surette Risale-i Nur’u medih ve senâ ile göstererek tekemmülüne işareten, umum Sözleri ve Mektupları ve Lem'aları remzen haber verir.[56]

“Hazret-i İmam-ı Ali (r.a.) "tükadü Sirâcü’n-Nûri" fıkrasiyle Risale-i Nur’u tarihiyle ve ismiyle ve mahiyetiyle ve esaslariyle ve hizmetiyle ve vazifesiyle gösterdikten sonra (...)[57]
“Celcelutiyye Said Nursî’ye Bedi’ demiş. Bundan daha güzel medh ve bundan daha a’lâ ve ezka bir vasıf mı olur?”[58]

“(...) bilâperva hükmediyoruz ki; Hazret-i İmam-ı Ali (r.a.) hem Risale-i Nur’dan, hem çok ehemmiyetli risalelerinden mâna-yı hakikî ve mecazî ile işârî ve remzî ve imai ve telvihi bir surette haber veriyor.[59]

“Hazret-i Ali o mûcizevâri kerametiyle ve Hazret-i Gavs-ı A’zam (k.s.) o hârika keramet-i gaybiyesiyle sizlere (Risâle-i Nur şakirtlerine), sırr-ı ihlâsa binaen iltifat ediyorlar ve himayetkârâne teselli verip hizmetinizi mânen alkışlıyorlar.”[60]

“Evet Hazret-i Ali Radıyallahü Anh, "Kaside-i Celcelûtiye"de iki suretle Risâle-i Nur’dan haber verdiği gibi, "Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi"ne işareten "vebi’l-âyeti’l-kübrâ eminnî mine’l-feceti" der. Ve bu işarette îmâ eder ki: "Âyetül Kübrâ" yüzünden ehemmiyetli bir musibet Risâle-i Nur talebelerine gelecek ve Âyetül Kübrâ hakkı için o "fecet" ve "musibetten şâkirdlerine eman ver," diye niyâz eder, o risâleyi ve menbaını şefaatçı yapar. (...)”[61]

(...) Hz. Ali (r.a.) Ercüze ve Celcelûtiye’sinde Risale-i Nur’u alkışlıyor, haber veriyor ve müellifi ile konuşuyor, teselli ediyor.[62]

“Hz. Ali’nin kasidesinde ebced hesabıyla, "bin üçyüz ellide Said-i Kürdî gelecektir" çıkıyor. Hülâgû’dan ve latin hurufundan ve İslâm deccalından ve bir kısım ulemâların yanlışlarından kat'i haber veren İmam-ı Ali o cümle ile biçare Said’e diyor: "Sen o zamana yetişeceksin. Cenab-ı Hak’tan muhafazanı niyaz eyle"[63]

“Demek İmam-ı Ali (r.a.) bütün ûlûmunun hazinesi olan Kur'an-ı Muciz-ül- Beyan’ın bir şu’le-i i’cazı olan Risale-i Nur’u Cenab-ı Hak’tan ahir zamanda Kur'an’a çelik bir sur ve parlak bir yıldız istemiş ve duası kabul olmuş.[64]

“(...) İmam-ı Ali (r.a.) Kaside-i celcelûtiyesinde, Siracü’n-nur’dan sarahat derecesinde haber verdiği gibi, yine o kasidede Siracü’n-nur’un en nâmdar risalelerine parmak basıyor, adeta alkışlıyor (...).

İmam-ı Ali’nin (Radıyallahü anh) Âyet-ül-Kübrâ namını verdiği "Yedinci Şuâ"ı bitirdiğim aynı vakitte -îtikadımca bana acele bir mükâfat ve bir ücret olarak geceleyin Celcelûtiye’yi okudum. Birden bir ihtar-ı gaybî gibi kalbime denildi: İmam-ı Ali Radıyallahü anh Risale-i Nur ile çok meşguldür. Mecmuundan haber verdiği gibi kıymetdâr risalelerine de işaret derecesinde remzedip îma ediyor. Eğer sarîh bir surette gaybdan haber vermek (çok zararları bulunduğundan hikmete münafi olduğu cihetle) hikmet-i İlâhiye tarafından yasak olmasa idi tasrih edecekti.[65]

“Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahu Anh ve Kerremallahu Vechehu, Kaside-i Celcelûtiye’sinde kerametkârane Risale-i Nur’dan haber verdiği yerde, Risale-i Nur’u "Siracinnur" ve "Siracissürc" namlariyle tesmiye ederek, Risale-i Nur’un üç ismine iki isim ilâve etmesi (...)”[66]

“İmam-ı Ali Siracün-Nur’dan haber verdikten sonra yine otuzüç ve bir cihetle otuziki adet Süryanice Esmâyı tadâd ederken Risale-i Nur’un en kuvvetli, en kıymetdar olan Mu’cizat-ı Kur'aniye Risalesine ve Otuzikinci Söz’e kuvvetli işaret ettiği gibi, sair risalelere de remzen veya îmâen veya telvihen bakar.[67]

“İmam-ı Ali’nin (r.a.) Âyet-ül-Kübrâ namını verdiği, "Yedinci Şua" Risalesi’ni yazmakta çok zahmet çektiğime bir mükâfat-ı acile ve bir alâmet-i makbuliyet ve bir medâr-ı teşvik olarak bu keramet-i Celcelûtiye, inâyet-i İlâhiye tarafından verildiğine şüphem kalmamış.”[68]

“(...) Âyet-ül-Kübra risâlesinin öyle bir ehemmiyeti var ki; İmam-ı Ali (r.a.) keramat-ı gaybiyesinde bu risaleye, "Âyet-i Kübra" ve "Asâ-yı Mûsa" namlarını vermiş. Risale-i Nur’un risaleleri içinde buna hususî bakıp, nazar-ı dikkati celbetmiş. "Âyet-ül-kübra" nın bir hakikî tefsiri olan bu "Âyet-ül-kübra Risalesi", Hazret-i İmam’ın (r.a.) tâbirince, "Asâ-yı Mûsa" nâmında "Yedinci Şuâ" kitabıdır.”[69]

“İslâmlar içinde, dellâllar elinde teşhir suretinde gezdirmeye lâyık olan Risale-i Nur, maatteessüf gayet gizli perde altında intişar ve istitara mecbur olmasına işâreten İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, iki def'a "sırran beyâneten" ve "sırran tenevveret" kelimeleriyle "sırran" yalnız gizli intişar edebilir. Müteaccibane haber veriyor.”[70]

“Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anhü, bu fıkrada "bihi’n-nûru uhmidet" cümlesiyle diyor ki: Bin üçyüz ellidörtte (1354) Sirac-ün-Nur -yâni Risale-i Nurun nuru- ile dalâletin tecavüz eden narı inşâallah sönecek. (...) Evet cifirce "bihi’n-nâru uhmidet" bin üçyüz ellidört (1354) eder. Lillâhilhamd, Sirac-ün-Nurun El-Âyet-ül- Kübrâsı gibi çok risaleleri var. Her biri kuvvetli birer lâmba hükmünde sırat-ı müstakîmi gösterip İmam-ı Ali Radıyallahü Anhü’nün haberini tasdik ediyorlar.

(...) Saidin (r.a.) iki maruf lâkabına remzen ve ismen îma eden ve "kendini muhafaza et" emrini veren ve o tarihte herkesten ziyade müteaddit tehlikelere maruz bulunacağını telvih eden "Ercüze"nin âhirlerindeki: "fes'el limevlâke’l-azîmi’ş-şâni yâ müdriken lizâlike’z-zemâni bien yukîke şerra tilke’l-fitneti ve şerra kulli kurbetin ve mihnetin" fıkrasiyle diyor: "Ya Said-el-Kürdî! Bin üçyüz ellidört tarihine yetişirsen Mevlâyı Azîmden, o zamanın ve o asrın şerlerinden muhafazanı iste ve yalvar"

(...) Sonra İmam-ı Ali (r.a.) Sekine ile meşgul olan Said’e (r.a.) bakar, konuşur; akabinde "yâ müdriken lizâlike’z-zemâni" der. İki-üç yerde kuvvetli işaret ile Said (r.a.) ismini verdiği şâkirdine hitaben "Kendini Sekine ile dua edip muhafazaya çalış." "Yâ"-i nidâî’den sonra müteaddit karineler ve emâreler ile Said var. Demek ya Said (r.a.) "müdriken lizâlike’z-zemâni" olur. Bu fıkra nasılki "müdriken" kelimesiyle "Elkürdî" lâkabına hem lâfzan hem cifren bakar. Çünkü mimsiz "derken" Kürd kalbidir.

Mim ise, "lâm" ve "yâ" ye tam muvafıktır. Öyle de: Diğer bir ismi olan Bediüzzaman lâkabına dahi "ezzaman" kelimesiyle îma etmekle beraber bin üçyüz ellidört (1354) veya, bin üçyüz ellibeş (1355) makam-ı cifrîsiyle Said’in (r.a.) hakikat-ı hâlini ve hilâf-ı âdet vaziyetini ve hıfz u vikaye için kesretli duasını ve halvet ve inzivasını tamamiyle tâbir ve ifade ettiğinden sarahata yakın bir surette parmağını O’nun başına ve o kasidede teselli için basıyor. Ve burada da "bihi’n-nâru uhmidet" sırrına mazhar olan Risale-i Nur’u alkışlıyor.[71]

                “Celcelûtiye, Süryanîce bedî’ demektir. Ve bedî’ mânasındadır. İbareleri bedî’ olan Risale-i Nur, Celcelûtiyede mühim bir mevki tutup ekser yerlerinde tereşşuhatı göründüğünden, Kasidenin ismi ona bakıyor gibi verilmiş. Hem şimdi anlıyorum ki: Eskiden beri benim liyakatım olmadığı halde bana verilen Bediüzzaman lâkabı benim değildir. Belki, Risale-i Nur’un mânevî bir ismi idi. Zâhir bir tercümanına âriyeten ve emaneten takılmış. Şimdi o emanet isim, hakikî sahibine iade edilmiş. Demek Süryanîce bedî’ mânasında ve Kasidede tekerrürüne binaen Kasideye verilen Celcelûtiye ismi, işârî bir tarzda bid'at zamanında çıkan Bediülbeyan ve Bediüzzaman olan Risale-i Nur’un hem ibare, hem mâna, hem isim noktalariyle bedîliğine münasebettarlığını ihsas etmesine ve bu isim bir parça Ona da bakmasına ve bu ismin müsemmasında Risale-i Nur çok yer işgal ettiği için hak kazanmış olduğunu tahmin ediyorum.[72]

            “Madem Celcelûtiye vahy yolu ile Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâma nâzil olmuştur. Ve Allâm-ül-Guyûbun ilmiyle ifade-i mâna eder. Hem madem Celcelûtiye mâna-yı mecazî ile o kasidenin hakikatını isbat eden Risale-i Nur’a sarîhan; ve onun onüç ehemmiyetli risalelerine işareten haber vermekle beraber Risale-i Nur müellifi ve bunun onüç ehemmiyetli vâkıat-ı hayatına îmaen, remzen, işareten mâna-yı mecazî ile haber veriyor.[73]

            “Hem madem Celcelûtiyenin aslı vahy’dir. Ve esrarlıdır. Ve gelecek zamana bakıyor; ve gaybî umur-u istikbaliyeden haber veriyor. Ve madem Kur'an itibariyle bu asır dehşetlidir ve Kur'an hesabiyle Risale-i Nur bu karanlık asırda ehemmiyetli bir hâdisedir. Ve madem serahat derecesinde çok karine ve emârelerle Risale-i Nur ve eczaları bu mevkie lâyıktırlar ve Hazret-i İmam-ı Ali’nin (r.a.) nazar-ı takdirine ve tahsinine ve onlardan haber vermesine liyakatları ve kıymetleri var. Ve mâdem Hazret-i İmam-ı Ali (r.a.) Sirac-ün-Nurdan, zâhir bir surette haber verdikten sonra ikinci derecede perdeli bir tarzda Sözlerden, sonra Mektuplardan, sonra Lem'alardan, Risalelerdeki gibi aynı tertip, aynı makam, aynı numara tahtında kuvvetli karinelerin sevkiyle kelâm delâlet ve Hazret-i İmam-ı Ali’nin (r.a.) işaret ettiğini isbat eylemiş.”[74]

                Kaynağı vahiy olduğu iddia edilen bir metnin (Resul-i Ekrem’den önceki vahiyleri dikkate almazsak), Cebrail (a.s.) vasıtasıyla Hz. Muhammed (s.a.v.)’e gelen ve onun emriyle yazılıp, tevatüren nakledilen Kur'an-ı Kerim’de ya da sabit hadislerde yer alması gerekir. Peki, vahiy olduğu iddia edilen bu "Celcelutiye Kasidesi" nerededir? Kur'an’da olmadığına göre, hangi hadis koleksiyonunda yer almaktadır? Bu kaside, sahih hadis kaynaklarında rivayet edilmesi bir yana, zayıf ya da mevzu hadisler arasında bile kendine bir yer bulamamıştır.

“Ben üveysî bir tarzda bir kısım ilm-i hakikatı Hüccet-ül-İslâm olan İmam-ıGazalî (k.s.)’den almıştım. Şimdi anlıyorum ki: İmam-ı Gazalî (k.s.) aynı dersi üveysî bir tarzda İmam-ı Ali (k.s.)’dan almıştır. Demek İmam-ı Ali (r.a.)’ın mühim bir şakirdi olan İmam-ı Gazalî (k.s.)’nin başı üstünde bu biçare talebesine şefkatkârane, tesellidarâne en sıkıntılı bir zamanda bakması acib değil, belki lâzımdır ve öyle olmakgerektir. Risale-i Nur’a üç fıkrasında kuvvetli işaret eden Hz. Ali (r.a.) nin Kaside-i Celcelûtiyesinin hiçbir cihetle tesadüfe hamledilemez.”[75]

            “(...) Risale-i Nur mev'id-i Ahmedî (A.S.M.) ve müjde-i Haydarî (r.a..) ve beşaret ve teavün-ü Gavsî (k.s.) ve tavsiye-i Gazalî (k.s.) ve ihbar-ı Fârukî (k.s.)’dir.”[76]

            “Evrad-ı Bahaiye"de bir sahifede ve uzun altı buçuk satırında, ondokuz def'a "nur nur nur" kelimeleri... Kat'î kanaatım geldi ki "Şâh-ı Nakşibend", "Gavs-ı A’zam" gibi Risale-i Nuru ve kudsî hizmetini keşfen müşahede edip tahsinkârane haber vererek ona işaret ediyorlar.”[77]
            “Şu zamanda dellâl-ı Kur'an ve hâdim-i Furkan olan o zatın iki ismi ve iki lâkabı var. "Elkürdî" lâkabı ile "Molla Said" ismi, "ene limürîdî" fıkrasında zâhir görünüyor. "Nursî" lâkabiyle "Bediüzzaman Said" ismi "kün kādiriyyu’l-vakti" fıkrasında âşikâr görünüyor. Hattâ hizmet-i Kur'aniyede en mühim bir arkadaşı ve hâlis bir talebesi olan Hulûsi Beye "lillâhi muhlisan teîşu saîden sâdıkan bimuhabbeti" fıkrasında işaret olduğu gibi, diğer bir kısım talebelerine de işaretler var.[78]


| Harun Çetin
AkademiDergisi.com



[1] Sûre-i Fatiha/6-7
[2] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 120; Kastamonu Lâhikası, 31 32
[3] Sûre-i Bakara/2
[4] Tılsımlar Mecmûası, 184
[5] Tılsımlar Mecmûası, 189
[6] Sûre-i Bakara/129
[7] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 87
[8] Sûre-i Bakara/151
[9] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 87-88
[10] Tılsımlar Mecmûası, 187
[11] Sûre-i Bakara/256
[12] Şuâlar, 235, Onbirinci Şua/Meyve Risalesi/On birinci Mes'elenin Haşiyesinin Bir Lahikasıdır.
[13] Şuâlar, 236; Âsâ-yı Mûsa, 82, Birinci Şua/Meyve Risalesi/On birinci Mes'elenin Haşiyesinin Bir Lahikasıdır.
[14] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 86-87. Birinci Şua/Dokuzuncu Âyet
[15] Sûre-i Bakara/257
[16] Şuâlar, 236; Âsâ-yı Mûsa, 82, Birinci Şua/Meyve Risalesi/On birinci Mes'elenin Haşiyesinin Bir Lahikasıdır
[17] Sûre-i Bakara/272
[18] Sûre-i Bakara/272
[19] Sûre-i Âl-i İmran/19
[20] Tılsımlar Mecmûası, 192
[21] Sûre-i Nisa/174
[22] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 89-90; Şuâlar, 551-552, Birinci Şua/Onbeşinci Âyet
[23] Sûre-i En’am/122
[24] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 81-85; Şuâlar, 544-547, Birinci Şua/Beşinci Âyet
[25] Sûre-i Enfal/26
[26]Tılsımlar Mecmûası, 183
[27] Tılsımlar Mecmûası, 183
[28] Sûre-i Tevbe/129
[29] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 90-91; Şuâlar, 552-553, Birinci Şua/Onyedinci Âyet
[30] Sûre-i Hud/106
[31] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 83-84, Birinci Şua/Beşinci Âyet; Kastamonu Lâhikası, 51, Yirmiyedinci Mektubdan/”Evemen kâne meyten” Âyetinin Tetimmesi
[32] Sûre-i Hud/112
[33]Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 199-200, Sekizinci Lem'a/Hazret-i Gavs’ın Keramet-i Gaybiyesini Te'yid Eden Bir Âyetin İşâratındaki Bir Nükte-i İ’caziyedir.
[34]Sûre-i İbrahim/4
[35]Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 110, Birinci Şua/Dördüncü Âyet
[36]Sûre-i İbrahim/24
[37]Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 120-121, Birinci Şua/Âhirzamandan Haber Veren Mühim Bir Hadis-i Şerif; Kastamonu Lâhikası, 32, Yirmiyedinci Mektubdan/ Âhirzamandan Haber Veren Mühim Bir Hadis-i Şerif
[38] Sure-i İsra/ 93
[39] Tılsımlar Mecmûası, 187
[40] Sûre-i Kehf/65
[41] Tılsımlar Mecmûası, 189
[42] Sûre-i Kasas/20
[43] Sûre-i Zümer/1
[44] Tılsımlar Mecmûası, 192
[45] Sûre-i Fussilet/33
[46] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 111-112, Birinci Şua/Otuzuncu Âyet
[47] Sûre-i Hucurat/2
[48] Tılsımlar Mecmûası, 188
[49] Sûre-i Saf/9
[50] Tılsımlar Mecmûası, 187
[51] Sûre-i Müzemmil/1
[52] Tılsımlar Mecmûası, 180
[53] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 75, Birinci Şua/İki Acib  Suale Karşı Def'aten Hatıra Gelen Garib Cevaptır /İkinci Bir İhtar
[54] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 106, Birinci Şua/Yirmi dokuzuncu Ayet
[55] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 168-169, On sekizinci Lem'a
[56] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 138, Sekizinci Şua/Altıncı Remz
[57] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 145, Sekizinci Şua/Sekizinci Remz/İkinci Sual/Üçüncüsü
[58] Siracü’n-Nûr, 251, Hasan Feyzi’nin Mersiyesi
[59] Şuâlar, 589, Sekizinci Şua/Yedinci Remz
[60] Rehberler, 261, İhlâs Risalesi/Üçüncü Düsturunuz
[61] Siracü’n-Nûr, s. 174-175
[62] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 164, Yirmisekizinci Lem'a/Keramet-i Aleviyenin Neticesi
[63] Müdâfaalar, s. 124
[64] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, s.151-152, Yirmisekizinci Lem'a/İkinci Keramet-i Aleviye
[65] Şuâlar, s.573; Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, s.125
[66] Şuâlar, s.33, İkinci Şua/Hâtime/Tevhidî Bir Münâcât ve Mukaddimesi
[67] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 133
[68] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 124, Sekizinci Şua/Üçüncü Bir Keramet-i Aleviye/Bir İfade-i meram
[69] Şuâlar, 83, Yedinci Şua/Mühim Bir İhtar ve Bir İfade-i Meram/Beşincisi
[70] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 130
[71]Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 131-133, Sekizinci Şua/İmam-ı Ali’nin (Radıyallahü anhü) Risale-i Nura dair üçüncü BİR KERÂMETİDİR/Üçüncü Remz/üçüncüsü
[72] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 142-143, Sekizinci Şua/İmam-ı Ali’nin (Radıyallahü anhü) Risale-i Nura dair üçüncü BİR KERÂMETİDİR/Yedinci Remz
[73] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 136, Sekizinci Şua/İmam-ı Ali’nin (Radıyallahü anhü) Risale-i Nura dair üçüncü BİR KERÂMETİDİR/Beşinci Remz
[74] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 141, Sekizinci Şua/İmam-ı Ali’nin (Radıyallahü anhü) Risale-i Nura dair üçüncü BİR KERÂMETİDİR/Yedinci Remz
[75] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 152-153, Yirmisekizinci Lem'a/İkinci Keramet-i Aleviye/Yirmi Sekizinci Lem'anın Birinci Mes'elesi
[76] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 152-153, Yirmisekizinci Lem'a/İkinci Keramet-i Aleviye/Yirmi Sekizinci Lem'anın Birinci Mes'elesi
[77] Emirdağ Lâhikası I, 164, Yirmiyedinci Mektuptan/Bu günlerde rahatsızlık için "Evrad-ı Bahaiye"yi ezber değil, kitaba bakarak okudum
[78] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 181-182, Sekizinci Lem'a/Şeyh-i Geylânî’nin, Fıkrasiyle Kerametkârane Verdiği Haber-i Gaybinin Tetimmesidir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

Yeni yayınlardan e-posta ile haberdar ol!

Bu güne değin en çok tıklanılanlar